Türkiye’de “Boş işlerle” uğraşmak

Can Anar

29-11-2023

Paylaş >

Ne kültür emekçisi olarak yola çıkılır, ne aynı yolda meslek edinmek için. Şiirle şarkıyla karın doymuyor, o çalgıcı, bu soytarı, şu hayal aleminde, bunlar boş işler, şunlar tembel nitelemeleriyle geldik bu güne.
Türkiye’de “Boş İşlerle” Uğraşmak

“Bağırırlar şaire:
"Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.
Şiir de ne?
Boş iş.
Çalışmak, harcınız değil demek ki..."
Doğrusu
bizler için de
en yüce değerdir çalışmak.
Ve kendimi
bir fabrika saymaktayım ben de...
Ve eğer
bacam yoksa
İşim daha zor demektir bu...”

Diyor Mayakovski “Şair İşçidir.” Şiirinde. Kültür emeği verirken, kültüre emek vermek üzere hareketlenmemişken; gönüllü, sessiz işçileriyken parçası olduğumuz kültürün, bir katkı sunmaya çalışırken kültüre; iş, emek, çalışmak sayılmayan yerden kaç adım ilerideyiz şimdi? Eğitimli, alaylı kültür emekçilerinin de aynı zanaatlarda olduğu gibi çıraklık, kalfalık, ustalık dönemleri yaşadıkları bilinir. Bu durum da gösteriyor ki bu mesai gerektiren bir iştir. Ne diğerinden küçüktür, ne büyük. Küçük yaşlarda sanat amatörü olarak oyunculuğa, müziğe, dansa, sinemaya başlamış hangi çırak sigortalı, yevmiyeli başlamıştır ki? Bir pişmesi gerekir onun. Yaşıtı olan berber, kaportacı, tornacı, marangoz çırakların sigortaları vardır fakat. En azından onları koruyan bir yasa bulunur. O ise gönüllüdür. Bu yola baş koymuştur. Okuyorsa hobi düzeyinde “boş işlerle” uğraşması öğütlenir. Okumuyorsa yani okula gitmiyorsa “boş işlerle” uğraşmaması. Bir meslek edinmesi istenir. Bu da demek oluyor ki meslekten sayılmıyor bu işler. Kabul görmüyor. Diziler, sinema filmleri, müzik, tiyatro oyunları, resimler, karikatürler, heykeller, edebiyat, dans... hep kültür emekçileri tarafından üretiliyor oysa. O çok konuşulan, o çok sevilen, o çok beğenilen...
Çocuk yaşlarda başladığım yazma uğraşım yeni ilgi alanları, yeni ihtiyaçlar doğurmuştu. Aldığım tiyatro, oyunculuk eğitimleriyle on altı yaşında bir çırak olarak sahneye çıktım. İki sezon boyunca çocuk oyunları oynadığım tiyatroda hem para kazanıyordum hem de sevdiğim bir işi yapmanın, oradan beslenmenin mutluluğunu yaşıyordum. Ne sigortasıydı, ne güvencesiydi, ne hakkıydı? İstenmezdi, söylenmezdi. İstenmeden de yapılmazdı, isteyerek de yapılmazdı ki sigorta. Eren Uluergüven sahnede dekorun başına düşmesi sonucu genç yaşta hayatını kaybetti.
Alaylı, okullu gibi ayrımların bulunduğu sektörde hiç olmazsa bir üniversite bitirmiş olmalı. Hangi bölüm olduğu önemli olmamakla beraber, alanında bir okul olması tercih sebebidir. Hocalar da ayrı bir tercih sebebi olabiliyor elbet. Bir okulum olmadı. Çıraklığım hiç bitmedi bu yüzden. Yolunu, yolculuğunu seviyorum.
Yazma yolculuğumda ilk heyecanımdı. Orada olmayı çok istediğim senaryo grubunda senaryo asistanlığı yapacaktım. Bir de para mı kazanacaktım? Hani üstüne para verilir tecrübelerden... yirmi bölüm dizi yazdık. Günler, geceler uykusuzluk, baş ağrıları ile kanala, sete bölüm yetiştirmeye çalışıyorduk. Ablaların, abilerin sigortası var mıydı ki benim olsundu? Onlar paralarını zamanında ve tam alabiliyordu da benim paramı mı vermiyorlardı? Yok.
Bir kişi dört kişinin yaptığı işi yapıyor olabilir. Bir çocuk bir yetişkin kadar çalışıyor, iş görüyor olabilir, bir yetişkin yalnız yaşıyor ya da beş boğaza bakmak zorunda olabilir. Her biri türlü sebeplerden daha çok çalışmaya yani daha çok para kazanmaya ihtiyaç duyuyor olabilir. Uzun süreli ya da geçici olarak da olsa böyle dönemlerden geçeriz. İşvereni evdeki nüfus ilgilendirir. Bir iş emeğinin karşılığı asgari ücret olarak hesaplanırken, başka bir iş emeğinin karşılığı üç asgari ücrettir. Miktar büyürken evdeki nüfus çalışıyor mu, ev kira mı gibi etkenler göz önünde bulundurularak geçim üzerinden bir değer verilir. Yani o iş emeğinin karşılığı öyle kolayına verilmez. Yani çok çalışan çok para kazanır diye bir şey pek azdır.
Senaryo asistanlığından sonra ne kadar yeni işler yapmak istesem, heyecanını duysam da maalesef devamı gelmedi. Böyle olmazdı. Hem sevdiğim bir şeyler yapmalı, hem para kazanmalıydım. Kitapçılığı dedim, meslek sayarsınız herhalde? Artık yeni bir işim vardı. Sigortam bile vardı. Üç adet bel fıtığım o zamanlardan kalmadır. Kayan diskim sayesinde yirmi gün dümdüz yerde yatarken yazmak için bolca vakit bulmuştum. Gönlüm yazmaktan yanaydı. Kendi kendime yazıyordum. Bloglarım oldu, düzenli hikayeler, günlük makaleler yazdığım. Beraberinde düzenli yazılar yayınladığım siteler... kâr amacı gütmeye çalışan olmaya çalışan siteler.
Sonra tekrar bir oyunla tiyatroya dönüş. Haftalar, aylar süren provalar boyunca oyun oynasak da yevmiye alsak derken, provalar sürerken karnımızı doyuracak bir sponsor da bulmak hiç fena bir adım sayılmazdı o zaman. Aç kalmıyorduk en azından. Ne kalmıştı oyuna şunun şurasında? Gönlümüz vardı, derdimiz vardı bir kere. İki kalas bir heves işte. İster okullu ol, ister alaylı o sahneye çıkınca biliyorlar işte kim oyuncu, kim değil. Kim iyi oyuncu, kim iyi oyuncu değil onu da biliyorlar. Ben değilim. Oyuncu da değilim, iyi oyuncu da değilim.
Oyun Türkiye’de oynanamayacak gibi olunca reklam ajansında metin yazarlığı, editörlük hayatıma yeni şeyler katacak beni yazmaktan uzaklaştırmayacak-o zamanlar öyle düşünmüştüm.- Yeni bir mecraydı benim için. Yazmak güzeldi. Bir fikir bulmak, yeni bir ifade aramak bambaşkaydı. Günler, geceler boyu bitmeyen mesailerle bir hikâyenin daha sonuna gelmiştim. Sonra bir reklam filmi ardından bir sinema filminin kast sorumlusu olarak bir olmak istediğim yer daha bulmuştum. Önce toplantılar, uzun mesailerden sonra yollara düşecektim. Proje bazlı, dönemsel işler onlar... binlerce kilometre yol, aylar boyu mesai. İş güvenliğim başıma güneş geçmesin diye taktığım ve sıcaklarda durmadan ıslattığım şapkam ve araba kullanırken taktığım emniyet kemeriydi sade. Yüzlerce çalışanları vardı setlerin. Hangisinin öyle değildi?
Sonra mı? Sonra kitapçılığa sığındım. Yazmaya devam ederken kitapçılık yaptım dört beş yıl kadar. Ajanslarda çalıştım, freelance işler de yaptım. Yirmi beş senelik bir zaman diliminde hep yazdım, hep başka başka işler yaptım. Hep yazdım, hep başka işler yaptım. Bu özgeçmiş gibi yazı ondan. Hâlâ da yazıyorum. Boyun fıtığım da ondan. Daha uzun yazmamam da belki.
Şimdi mi? Şimdi de bahçıvanlık yapmaktayım. Hem çok severek, hem olmak istediğim bir yerde. Hâlâ da yazıyorum. Çünkü başka türlüsü gelmiyor elimden. Ne kültür emekçisi olarak yola çıkılır, ne aynı yolda meslek edinmek için. Şiirle şarkıyla karın doymuyor, o çalgıcı, bu soytarı, şu hayal aleminde, bunlar boş işler, şunlar tembel nitelemeleriyle geldik bugüne. Yazıyoruz, çalıyoruz, çiziyoruz, söylüyoruz, oynuyoruz, yapıyoruz, ediyoruz. Biz de biz değiliz. Bir arada değiliz. Temsilcimiz filân yok. Çünkü bir yasa temsil etmiyor bizi.

“Biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir
ama yine de
matarasında suyu
torbasında ekmeği
ve kemerinde kurşunu kalmamışları
ayakta tutabilir...”

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Paylaş >

Can Anar hakkında:
25 Aralık 1984’te doğmuşum. 12 yaşında yazmaya başladım. Sırasıyla Adana’da, Ankara’da, İstanbul’da yaşadım. Üç yıldır Datça’da; eşim, iki kedi ve bir köpek yaşayıp gidiyoruz.
Bizi Takip Edin
© 2024 - Kültür Emeği. Tüm hakları saklıdır.
Logo

“Kültür Emeği Platformu Yenileme ve Teknik Altyapı Oluşturma Projesi” bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı tarafından finanse edilmektedir.